Hormetli momin qardas ve bacilar bu movzunu acmaqda meqsedim kecmisde olmus hadislerden ibret alaq ve biz o cure insanlardan olmayaq olmus hekayeleri yazandad goreceksiniz.Kimde maraqli amma olmus hekaye varsa yaza biler.
Allah razi olsun! _________________ Dunya bir gun, O da bu gun.
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: B.e. Yan. 22, 2007 12:55 pm İsmarış mətni:
Guzel namaz kilmayi biliyormuyuz?
Hatem-i Zahid (k.s) hazretleri Asim ibn-i Yusuf hazretlerinin yanina geldiginde Asim (kuddise sirruh) ona sordu:
-Ey Hatem namaz kilmayi guzel becerebiliyor musun?
O da evet diyince, Asim (k.s):
-Peki nasil kiliyorsun? diye sordu.Hatem-i Zahid hazretleri basladi anlatmaya:
-Namaz vakti yaklastiginda abdestimi sunnet uzere tazeliyorum ve namaz kilacagim yere dikiliyorum .Taki her uzvum yerlesiyor.
Sonra Kabeyi iki kasimin arasinda ,Makam-i Ibrahimi gogsumun hizasinda Allah Tealayi mekandan munezzeh (pak ve uzak) oldugu halde basimda hazir ve kalbimdeki herseyi bilir halde goruyorum.
Sanki ayagim sirat koprusunun uzerinde; cennet sagimda,cehennem solumda,olum meleginide arkamda hissediyorum ve kilacagim namazin son namazim oldugunu dusunuyorum.
Sonra ihsan ile (Mevlayi gorur gibi) iftitah tekbirini aliyorum,tefekkurle okuyorum ,tevazu ile rukue egiliyorum,tazarru ile secdeye kapaniyorum.
Sonra tamamile oturuyor ,umitle tesehhutte bulunuyor ve sunnet uzere selam veriyorum.
Sonra da o namazi ihlasa teslim ediyor,korkuyla umit arasinda kalkiyorum ve bu hal uzere sabra devam ediyorum.
Bunu duyan Asam hazretleri:
-Ey Hatem! Senin namazin boylemi? diye sordu.O da:
-Evet otuz senedir boyle namaz kiliyorum ! deyince Asim hazretleri aglayarak sunlari soyledi:
-Ben daha bu zamana kadar hic boyle namaz kilmadim! _________________ Dunya bir gun, O da bu gun.
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: B.e. Yan. 22, 2007 2:24 pm İsmarış mətni:
Yasli kadinlar Cennete giremez
Ensardan yasli bir kadin Resulullah'a (s.a) gelerek.
-Ya Resulullah! Bagislanmam icin bana dua et.
Resulullah (s.a):
-Bilmiyormusun ki cennete yasli kadinlar giremez,buyurdu.
Bunun uzerine kadinin aglamaya baslamasi uzerine Resulullah (s.a) gulumseyerek :
-Sen o gun ihtiyar bir kadin olmayacaksin .Allahin "Gercekten biz hurileri apayri bicimde yeni yarattik.Onlari bakireler kildik.Eslerine duskun ve yasit " buyurdugunu hic okumadinmi? (Vakia 36-37)[/b] _________________ Dunya bir gun, O da bu gun.
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: C. Mar. 02, 2007 2:58 pm İsmarış mətni:
Kabirde konusan genc
Takva sahibi olmak,hayatin her doneminde guzel.Ama firsatlar cagi genclikde bir baska guzel.Guce,kuvvete,guzellige ragmen gunahlardan sakinanlarin mukafati ebedi mutluluk.Hayain bahari seytana satilmazsa ,sonsuz bahar bir adim otede.
Hz.Omerin (R.A) halifeligi doneminde ibadet ehli,son derece takva sahibi bir genc vardi.Hz.Omerin hayret ve takdirle izlediyi bu gencin kalbi,Allah ve Resulunun (A.S) sevgisiyle doluydu.Vakit namazlarinda cemaati kacirmaz,namazdan cikar cikmaz evine doner ihtiyar babasinin hizmetini gorurdu.
Bu gencin evine giden yolu bir kadinin kapisinin onunden geciyordu.Kadin her defasinda gencin yoluna cikarak cirkin tekliflerde bulunuyor,fakat genc,Allah korkusunda ona iltifat etmiyordu.
Yine bir gun yatsi namazini kildiktan sonra evine giderken,kadin tekrar karsisina cikti.Bu sefer butun maharetini kullanarak genci kandirmayi basardi.Fakat genc,kadinin ardi sira eve girerken birden bire Allah Teala Hazretlerini hatirladi ve korkuyla dilinden su ayet dokuldu:
"Takvaya erenler (var ya); onlara seytandan herhangi bir vesvese ilistigi zaman (Allahin emir ve yasaklarini) hatirlayip, hemen gercegi gorurler" (Araf 201)
Hemen ardindan da bayilarak dustu.Kadin hizmetcisini cagirdi.Genci tutarak evinin onune getirip koydular.Sonra da kapiyi calarak babasina haber verdiler.Babasi disari cikinca,oglunu baygin bir vaziyyetde kapinin onunde buldu.Komsulardan bir kaci genci tutub eve tasidilar.Uzun bir muddet baygin kalan genc kendine gelince,babasi:
-Evladim neyin var ne oldu? diye sordu. Oglu:
-Bir seyim yok. dedi.Babasi:
-Allah askina soyle! deyince oglu basinda gecenleri anlatti.Babasi:
-Hangi ayeti okumusdun? diye sordu.Genc ayeti okudu ve tekrar kendinden gecti.Bir de baktilar ki genc ruhunu teslim etmis.Bunun uzerine genci yikadilar ve gece vakti goturup goz yaslariyla defnettiler.Sabah olunca olay Hz.Omere bildirildi.Hz.Omer,gencin babasina gelerek bassagligi diledi ve:
-Bana niye heber vermedin? diye sordu.Gencin babasi:
-Ey mominlerin emiri,vakit geceydi.dedi. Hz Omer:
-Bizi onun kabrine goturun.dedi.Hz.Omer ve beraberindekiler gencin kabrine geldiler.Hz Omer:
-Ey filan kisi! Rabbin makaminda durmaktan korkanlara iki Cennet var.(Rahman 46) dedi.Kabirde kigenc konusup:
-Ya Omer! Rabbim Cennette bana onlari iki defa verdi .diye cevab verdi. _________________ Dunya bir gun, O da bu gun.
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: C. Mar. 23, 2007 3:02 pm İsmarış mətni:
ZEKERİYYA ALEYHİSSELÂM NEDEN YEMEĞE DÂVET ETMEDİ?
Zekeriyya (a.s.) son derece cömerti ve kendi el emeği ile maişetini temin ederdi. Bir keresinde bir inşaat işinde çalışıyordu. Çalışma arasında, ancak kendisine yetecek kadar ekmek getirdiler.
Zekeriyya (a.s.) kendisine verilen ekmeği yerken, yanına başkaları da geldi. Zekeriyya (a.s.) onları yemeğe dâvet etmedi. Onun cömertliğini bildikleri için, gelenler, bu tutuma şaştılar. Zekeriyya (a.s.) ekmeğini bitirdikten sonra, şu açıklamayı yaptı:
'Ben burada gündelikle çalışıyorum. Bana düşen işi gereği gibi yapabilmem için, bu ekmeği verdiler. Aldığım ekmeği hep beraber yesek, size de bana da yetmeyecek. Ve ben, verimli şekilde çalışamayacağım. İş sahiplerinin hakkı üzerimde kalacak. İşte bunun için sizi yemeğime dâvet etmedim.'
Hakperest bir insan, Allah Teâlâ'nın bahşettiği nûr ile, böyle ince düşünür. Yemeğe dâvet bir fazilet ise, işinde gereği gibi çalışmak da bir farzdır. İşinde zayıflık, farzda noksanlık iken, dâveti terk etmek fazilette noksanlıktır.
Farzın yanında faziletin hükmü kalmaz. Zira, 'Def'-i mazârrat, celb-i nef'a râcihtir.'
Alıntı: Fazilet Takvimi 1997 _________________ Dunya bir gun, O da bu gun.
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: C. Mar. 23, 2007 3:03 pm İsmarış mətni:
SÖZ
Bir müslüman. Bir ateşperest. Birlikte çalışıyorlar. Namaz vakti.
Müslüman:
-Namaz kılacağım. Namaz kılarken, bana ilişmiyeceğine dair söz verir misin?
-Veririm.
Namaz....
Bir müddet sonra... Ateşperest. İbadet zamanı...
-Şimdi sıra ben de, ben ibâdet ederken, bana ilişmiyeceğine söz verirmisin.
-Olur sana ilişmem... Rahatça ibâdetini yapabilirsin.
Fakat ateşperest ateşe tapmak üzere secdeye varınca, Müslüman hemen üzerine atılır. Sözünde duramaz.. Tam o esnada şöyle bir ses duyar:
- Söz verdiğin zaman sözünü yerine getir.
Bunun üzerine adama ilişmeden geri çekilir. Sonra ateşperest ibâdetini bitirdiğinde sorar:
-Evvela hücum ettin. Sonra niye vazgeçtin?...
-Allah'dan başkasına secde ettiğin zaman, dayanamadım, üzerine atıldım. Seni öldürmek istiyordum. Fakat tam o anda :
-Söz verdiğin zaman ahdini yerine getir, diyen bir ses, beni o teşebbüsümden alıkoydu.
Bunun üzerine mecûsi:
-Şimdi inandım ki, asıl ve gerçek ilâh senin Rabbindir. Kendi düşmanı için dostunu bile azarlıyor. İşte huzurunda müslüman oluyorum diyerek kelime-i şehâdet getirir _________________ Dunya bir gun, O da bu gun.
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: B.e. Apr. 02, 2007 7:34 pm İsmarış mətni:
Bir Menkıbe:
Hayatini gunahlarla doldurmus adamin biri yagmurlu ve camurlu bir gunde
ayagi kayip yere duser. Duserken ustu kirlenmesin diye elleriyle yere
tutunur ve ayaga kalkar. Bunun uzerine sag eli cok kirlenmistir. Ama bu
bedevi ve gorgusuz insan, elini su ile yikayacagina bir yere silmeyi tercih
eder. Silecek bir yer bulamadigindan oturu o an yolda oynayan bir cocugun
kafasini oksayarak elini temizler ve oradan ayrilir. Bu hareketi cok yanlis
olup, cocugun bundan haberi bile olmamistir.
Ve bu adam kisa bir zaman sonra gunahlarina tovbe bile etme firsatini
yakalayamadan vefat eder. Gidecegi yer melekler tarafindan gosterilecegi
vakit cok korkar cunku hayati gunahlarla doludur. Cehennemi beklerken
melekler ona cennet bahcelerinden bir bahce gosterir.Adam cok sasirir ve bu
kadar gunahi oldugu halde nasil olur da kendisine cenneti nasip eder?
Melekler ise durumu 'a bildirirler. Zaten tum olanlari, daha olmadan
once bilen c.c. meleklerine soyle nida eder:
O kuluma soyleyin, bir gun eli camurlandiginda, o elini silmek icin bir
cocugun basini oksamisti. Yaptigi yanlis birsey de olsa o cocuk yetim idi.
Kimse basini oksamamisti. O kulum kotu niyetle de olsa o yetimin basini
oksamasi o yetimi o kadar cok sevindirdi ki; ben de o guzel yetim kulumun
yuzusuyu hurmetine o gunahkar kulumu da affettim
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: B.e. Apr. 02, 2007 7:36 pm İsmarış mətni:
Cömertlik imtihanı
Yemen hükümdarı, oldukça cömert idi. İhsanları her yere yayılmasına rağmen, Hatim-i Tainin cömertliğinden bahsedilmesine tahammül edemez. Sarayında herkese büyük bir ziyafet verir. Zengin fakir herkes yer. Halkın, (Hükümdarın ziyafeti ne kadar muhteşem oldu, neredeyse Hatime yaklaştı) dediğini duyunca, Hatim sağ kaldıkça, cömertlikte birinci olmasına imkan olmadığını anlar, onu öldürtmeye karar verir. Çok güçlü bir genç bulup eline yirmi altın verir. İşi bitirince de, yirmi altın daha vereceğini söyler.
Genç, sora sora Tay kabilesine kadar gelir. Güler yüzlü, kendisi gibi yiğit bir gençle karşılaşır. Bu sevimli genç (Hoş geldin yiğit. Çok yorgun olduğunu anlaşılıyor. Bu gece misafirim ol!) diyerek evine götürür. Gece, misafirine çok ikram ve ihsanda bulunur. Sabah olunca, misafir gitmek isteyince, birkaç gün daha kalmasını ısrar eder. Misafir der ki:
- Çok önemli bir işim var. Bir an önce gitmem gerekir.
İyilik ve hizmet etmekten zevk duyduğu anlaşılan ev sahibi der ki:
- İşin nedir, sana acaba bir yardımım dokunabilir mi?
- Ey asil kişi, sen çok cömertsin, iyilik seversin, senden sır çıkmayacağı belli. Hatim isimli birini arıyorum. Acaba tanıyor musun?
- Hatim ile ne işin var?
Misafir, niçin geldiğini anlatıp der ki:
- Bu işte bana yardımcı olman mümkün mü?
- Elbette mümkündür. Yalnız bu iş pek kolay olmaz. Dediklerime uyarsan tereyağından kıl çekmiş gibi zahmetsiz olur.
- Ne yapmam gerekir?
- Hatim de senin gibi yiğit biridir. Belki öldüremezsin. Ben sana onun yerini tarif edeyim. Ancak öldüremez de iş meydana çıkarsa, yerini söylediğim için beni öldürebilir. Bu bakımdan benim ellerimi, ayaklarımı bağla. Zorla söylettiğin anlaşılsın.
Misafir, ev sahibinin elini, kolunu, ayaklarını iyice bağladıktan sonra sorar:
- Hatim nerede?
Hatim denilen kimse benim. Madem benim başım senin işine yarayacak, ne diye onu vermiyeyim? Misafirin arzusunu yerine getirmek, gönlünü etmek benim en büyük arzumdur. Hemen öldür, kimse duymadan buradan git!
Genç, neye uğradığını şaşırır. Hemen Hatimin ayaklarına kapanıp der ki:
- Sana gül yaprağı ile vuran kalleştir. Nolur beni bağışla!..
Genç, helalleşip oradan ayrılıp hükümdarın huzuruna çıkar. Olanları anlatır. Hükümdar da, iyiliksever, cömert olduğu için hatasını anlayıp (Taşıma su ile değirmen dönmez. Cömertlik mal ile değilmiş. Hatimin cömertliği yaratılışından, fıtratından, güzel huyundan ileri geliyormuş. Sen verilen görevi fazlasıyla yerine getirdin) diyerek yirmi yerine kırk altın verir.
Hatim-i Taien daha cömert fakir
Cömertliği dillere destan olan Hatim-i Taiye derler ki:
- Kendinden daha cömert birini gördün mü?
- Evet gördüm.
- Kimmiş o?
- Yetim bir gence misafir olmuştum. Bana bir koyun kesip ikram etti. koyunun bir yeri çok hoşuma gitti. Yemin ederek (Burası çok lezzetliymiş) dedim. Genç, dışarı çıktı. On koyunu varmış. Birisini daha önce kesmişti. Dokuzunu da şimdi kesmiş. Benim sevdiğim kısımları pişirip önüme getirdi. Ben olanların farkında değildim. Giderken kapının önündeki kanları görünce sitemle sordum:
- On koyunun onu da kesilir mi?
- Sübhanallah bunda şaşılacak ne var? Bir şey sizin hoşunuza gitmiş. Bunu yapmak da benim gücüm dahilindedir. Bunu sizden esirgemem hiç uygun olur mu?
Bunu dinleyen arkadaşları tekrar sorarlar:
- Yetim gencin ikramına karşılık siz de ona bir şey verdiniz mi?
Hatim-i Tai der ki:
- Verdim ama pek mühim sayılmaz.
- Ne verdiniz?
- Üç yüz deve ile beş yüz koyun.
- O halde sen ondan daha cömertsin.
- Hayır o genç benden daha cömerttir. Zira o koyunların tamamını verdi. Ben ise malımın çok azını verdim. Bir fakirin, yarım ekmeğinin tamamını misafire vermesi mi mühimdir, yoksa bir zenginin sürüsünden bir deveyi misafirine ikram etmesi mi?
Şöyle anlatiyorlar; Bizim mahallede, inşaat ustalığı yapan, orta yaşlarda, çok fazla sigara içen, caminin önünden dahi geçmeyen bir arkadaşı, bir gün kahvede yakaladım.
-Neden hiç camiye gelmiyorsun? dedim.
-Ben namaz kılmıyorum dedi.
-Fazla sigara içiyorsun herhalde? dedim.
-Evet, çok içiyorum dedi.
-En pahalı sigara hangisi? Ben pek fiyatları bilmiyorum dedim.
-O da, Şu marka... Dört milyon küsûr dedi.
-Eğer vaktin varsa, istersen konuşalım dedim;
-Müsaitim, buyur konuşalım dedi.
Kahveciye, İki çay getir bize dedim, kahveci çayları getirdi, içiyoruz...
Buna;
Farzet bir sigara bayiinin önünden geçiyorsun. Biraz önce söylemiş olduğun o en pahalı ... marka sigarayı istedin.
Adam sigarayı sana verdi. Sen tam paraya davrandın ki, adam Yok, istemez, benden olsun dedi. Sigaranın parasını senden almadı.
Sen, ikinci defa o sigara bayiinin önünden geçerken nasıl geçersin?
Dört milyon küsûr para almadı diye, elini göğsünün üstüne koyarsın da geçersin değil mi? dedim.
Bu, Tabii dedi.
Peki, yarın Cenab-ı Hak, huzuru ilahide;
Kulum, ben seni yokluk âleminden varlık âlemine getirdim. Seni ağaç yapmadım, taş yapmadım, hayvan yapmadım, insan yaptım. Bahusus Müslüman anne-babadan dünyaya getirdim.
Dağlarda koyunlara, keçilere ot yedirdim, ama sütünü, yoğurdunu, peynirini sana yedirdim.
Akşama kadar ineklere saman yedirdim, yağını peynirini, çökeleğini sana yedirdim.
Kulum, akşama kadar tavuklar gübre deşti, ama doğurduğu yumurtayı ona değil de sana yedirdim.
Bir paket sigara verip de para almayan o adamın önünde eğilerek geçmeyi aklın kabul etti de, bu kadar nimet veren Rabbine karşı niçin Ezan-ı Muhammedî okunduğu zaman namaz kılıp benim huzurumda eğilmedin? derse, yüzün kızarmayacak mı?
Hayatini gunahlarla doldurmus adamin biri yagmurlu ve camurlu bir gunde
ayagi kayip yere duser. Duserken ustu kirlenmesin diye elleriyle yere
tutunur ve ayaga kalkar. Bunun uzerine sag eli cok kirlenmistir. Ama bu
bedevi ve gorgusuz insan, elini su ile yikayacagina bir yere silmeyi tercih
eder. Silecek bir yer bulamadigindan oturu o an yolda oynayan bir cocugun
kafasini oksayarak elini temizler ve oradan ayrilir. Bu hareketi cok yanlis
olup, cocugun bundan haberi bile olmamistir.
Ve bu adam kisa bir zaman sonra gunahlarina tovbe bile etme firsatini
yakalayamadan vefat eder. Gidecegi yer melekler tarafindan gosterilecegi
vakit cok korkar cunku hayati gunahlarla doludur. Cehennemi beklerken
melekler ona cennet bahcelerinden bir bahce gosterir.Adam cok sasirir ve bu
kadar gunahi oldugu halde nasil olur da kendisine cenneti nasip eder?
Melekler ise durumu 'a bildirirler. Zaten tum olanlari, daha olmadan
once bilen c.c. meleklerine soyle nida eder:
O kuluma soyleyin, bir gun eli camurlandiginda, o elini silmek icin bir
cocugun basini oksamisti. Yaptigi yanlis birsey de olsa o cocuk yetim idi.
Kimse basini oksamamisti. O kulum kotu niyetle de olsa o yetimin basini
oksamasi o yetimi o kadar cok sevindirdi ki; ben de o guzel yetim kulumun
yuzusuyu hurmetine o gunahkar kulumu da affettim
Tıkandı baba
Sultan Mahmut kılık kıyafetini değiştirip dolaşmaya başlamış. Dolaşırken bir kahvehaneye girmiş oturmuş. Herkes bir şeyler istiyor
Tıkandı baba, çay getir
Tıkandı baba, oralet getir. Vb
Bu durum Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş
Hele baba anlat bakalım, nedir bu Tıkandı baba meselesi
Uzun mesele evlat, demiş Tıkandı baba
Anlat baba anlat merak ettim deyip çekmiş sandalyeyi. Tıkandı baba da peki deyip başlamış anlatmaya;
Bir gece rüyamda birçok insan gördüm ve her birinin bir çeşmesi vardı ve hepsi de akıyordu. Benimki de akıyordu ama az akıyordu. "Benimki de onlarınki kadar
aksın" diye içimden geçirdim. Bir çomak aldım ve oluğu açmaya çalıştım. Ben uğraşırken çomak kırıldı ve akan su damlamaya başladı. Bu sefer içimden " Onlarınki
kadar akmasada olur, yeter ki eskisi kadar aksın" dedim ve uğraşırken oluk tamamen tıkandı ve hiç akmamaya başladı. Ben yine açmak için uğraşırken Cebrail
göründü ve
Tıkandı baba, tıkandı. Uğraşma artık, dedi. O gün bu gün adım "Tıkandı baba" ya çıktı ve hangi işe elimi attıysam olmadı. Şimdide burada çaycılık yapıp
geçinmeye çalışıyoruz.
Tıkandı baba'nın anlattıkları Sultan Mahmut'un dikkatini çekmiş. Çayını içtikten sonra dışarı çıkmış ve adamlarına ;
Hergün bu adama bir tepsi baklava getireceksiniz. Her dilimin altında bir altın koyacaksınız ve bir ay boyunca buna devam edeceksiniz.
Sultan Mahmut'un adamları peki demişler ve ertesi akşam bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba'ya baklavaları vermişler. Tıkandı baba baklavayı almış
, bakmış baklava nefis. " Uzun zamandır tatlı da yiyememiştik. Şöyle ağız tadıyla bir güzel yiyelim" diye içinden geçirmiş. Baklava tepsisini almış evin
yolunu tutmuş. Yolda giderken "Ben en iyisi bu baklavayı satayım evin ihtiyaçlarını gidereyim" demiş ve işlek bir yol kenarına geçip başlamış bağırmaya
Taze baklava, güzel baklava ! Bu esnada oradan geçen bir Yahudi baklavaları beğenmiş. Üç aşağı beş yukarı anlaşmışlar ve Tıkandı baba baklavayı satıp elde
ettiği para ile evin ihtiyaçlarının bir kısmını karşılamış. Yahudi baklavayı alıp evine gitmiş. Bir dilim baklava almış yerken ağzına bir şey gelmiş. Bir
bakmış ki altın. Şaşırmış, diğer dilim diğer dilim derken bir bakmış her dilimin altında altın. Ertesi akşam Yahudi acaba yine gelirmi diye aynı yere geçip
başlamış beklemeye. Sultanın adamları ertesi akşam yine bir tepsi baklavayı getirmişler. Tıkandı baba yine baklavayı satıp evin diğer ihtiyaçlarını karşılamak
için aynı yere gitmiş. Yahudi hiçbir şey olmamış gibi
Baba baklavan güzeldi. Biraz indirim yaparsan her akşam senden alırım, demiş. Tıkandı baba da
Peki, demiş ve anlaşmışlar. Tıkandı babaya her akşam baklavalar gelmiş ve Yahudi de her akşam Tıkandı baba'dan baklavaları satın almış. Aradan bir ay geçince
Sultan Mahmut ;
Bizim Tıkandı baba'ya bir bakalım, deyip Tıkandı baba'nın yanına gitmiş. Bu sefer padişah kıyafetleri ile içeri girmiş. Girmiş girmesine ama birde ne görsün
bizim tıkandı baba eskisi gibi darmadağın. Sultan;
Tıkandı baba sana baklavalar gelmedi? mi, demiş
Geldi sultanım
Peki ne yaptın sen o kadar baklavayı?
Efendim satıp evin ihtiyaçlarını giderdim, sağolasınız, duacınızım.
Sultan şöyle bir tebessüm etmiş.
Anlaşıldı Tıkandı baba anlaşıldı, hadi benle gel, deyip almış ve Devletin hazine odasına götürmüş.
Baba şuradan küreği al ve hazinenin içine daldır küreğine ne kadar gelirse hepsi senindir, demiş. Tıkandı baba o heyecanla küreği tersten hazinenin içine
bir daldırıp çıkarmış ama bir tane altın küreğin ucunda düştü düşecek. Sultan demiş;
Baba senin buradan da nasibin yok. Sen bizim şu askerlerle beraber git onlar sana ne yapacağını anlatırlar demiş ve askerlerden birini çağırmış
Alın bu adamı Üsküdar'ın en güzel yerine götürün ve bir tane taş beğensin. O taşı ne kadar uzağa atarsa o mesafe arasını ona verin demiş. Padişahın adamları
"peki" deyip adamı alıp Üsküdar'a götürmüşler.
Baba hele şuradan bir taş beğen bakalım, demişler. Baba,
Niçin, demiş. Askerler
Hele sen bir beğen bakalım demişler. Baba şu yamuk, bu küçük, derken kocaman bir kayayı beğenip almış eline
Ne olacak şimdi, demiş
Baba sen bu taşı atacaksın ne kadar uzağa giderse o mesafe arasını padişahımız sana bağışladı.demiş. adam taşı kaldırmış tam atacakken taş elinden kayıp
başına düşmüş. Adamcağız oracıkta ölmüş. Askerler bu durumu Padişaha haber vermişler. İşte o zaman Sultan Mahmut o meşhur sözünü söylemiş
"VERMEYİNCE MABUD, NEYLESİN SULTAN MAHMUT
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: C.a. Apr. 12, 2007 11:28 am İsmarış mətni:
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı.
Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken o da yatağında pencereden
dışarı bakıyor ve sayıyordu…Geriye doğru sayıyordu; “Oniki” dedi, biraz sonra da “onbir”; arkasindan
“on”, sonra “dokuz”; daha sonra, hemen birbiri ardina “sekiz” ve “yedi”.
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı. Dönüp arkadaışna “Neyin var?” diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde” altı” dedi.
“Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi.”
“Beş tane ne?” diye sordu arkadaşı. “Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu.”Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: “İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim.” diyerek cevap verdi.Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.“Bu sonuncusu” dedi hasta kız.”Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim.”
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. “Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin.” dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.
Ertesi gün doktor : “Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız.” dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.
Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: C.a. Apr. 12, 2007 11:28 am İsmarış mətni:
Fatma hanım, sırtına ekin destesini aldı ve düşünceyle ilerlemeye başladı. Birden kayınvâlidesinin sesiyle kendine geldi:
"-Kız Fatma çabuk buraya gel. Sarı inek doğuruyor, yardım et!.."
Can havliyle sırtındaki destesini indirdi ve ahıra koştu.
Aman Yâ Rabbi… Hayvan da olsa, ne kadar acı çekiyordu. Fatma hanım, kayınvâlidesiyle birlikte hayvanın doğum yapmasına yardım ediyordu. Kayınvâlidesi:
"-Bir hayli zor olacak galiba!.." dedi.
"-Evet zora benziyor. Dana toplu herhâlde." diye mırıldandı Fatma hanım da…
Fatma, hayvan acı çekmesin diye şifâ âyetlerini, ardından bildiği bütün sûreleri okumaya başladı. Kayınvâlidesi:
"-Deli kız, ineğe de okunur mu?" dedi. Fatma ise:
"-Ana bak, çok acı çekiyor, yüreğim dayanmıyor." diye cevap verdi, gözyaşlarıyla... Bir saat zorlu bir çabanın ardından, sarı kızın bir tosunu oldu.
Sarı kız hemen şefkatle onu yalayıp kokladı.
Fatma'nın bütün merhameti, sanki gözlerinden yaşlarla ılık ılık akıyordu. Kayınvâlidesi:
"-Bak, ineğin bile yavrusu oldu. Dört senedir bu kapıdasın, bir torun veremedin kucağımıza!" dedi. Fatma ise:
"-Allâh hayırlı evlat versin, ana." dedi. Kayınvâlidesi ise:
"-Hayırlı, hayırsız!.. Bir evlâdın olsun. Bizi ele güne dil ettin ya!.." dedi öfkeyle…
Fatma, ikindi namazından sonra duâ için secdeye vardı ve:
"Rabbim dört yıldır senden hayırlı evlâd istiyorum. Olmuyor Rabbim! Hep hayırlı istiyorum, ben âciz hâlimle nasıl hayırsız bir evlâtla baş edebilirim.
Ben kendimi ıslâh edemezken onu nasıl ıslâh edeyim." diye gözyaşlarıyla yıkanan, salavâtlarla taçlanan duâsını bitirdi.
Dört kez hâmile kalmış, ama hepsini kaybetmişti. Ve ısrarla "hayırlı evlat ver" diye duâ etti, etti. Birkaç ay sonra rüyasında bir ses:
"-Kızım, hayırlı bir kız evlâdın olacak, adını Hediye koy." dedi. O, yine hep "hayırlısını" istedi. Nihâyet Allâh'ın lutf u keremiyle yavrucuğuna kavuştu.
İsmini, Ayşe Hediye koydu.
Yalnız Ayşe durmadan hasta oluyor, her gece doktora götürüyorlardı. Fatma hanım, geceleri nefes alıyor mu diye sürekli onu dinliyordu. Uyku nedir bilmez
oldu. Bir gece yine doktora götürdüler. Doktor:
"-Kızım, sen bu çocuğa köyün zor imkânlarında bakamazsın, bünyesi çok zayıf ve hassas, ölür! Benim de yıllardır çocuğum olmuyor onu bana ver!" dedi.
Fatma'yı bu teklif iyice bunalttı ve:
"-Aslâ!" dedi. Ve çocuğuyla birlikte eve döndüler. O gece, iki rekat hâcet namazı kıldıktan sonra Rabbine yalvardı, duâ etti:
"-Rabbim, bu evlât hayırlı olacaksa onu bana nasip edip sevindir. Bende büyüsün, bir yetimle evlendirip onu sevindireyim." diye duâ etti. Seccâdesini
toplarken:
"-Veren de O, alan da O, bize sadece duâ düşer." dedi.
Ayşe, günden güne iyi oluyordu ve gün geçtikçe büyüdü, şirin bir kız oldu. , Fatma hanıma ardı ardına dört evlat daha ihsân etti. O, hep:
"-Hayırlı olursa nasip et, hayırsızsa ben nasıl onu ıslâh ederim, ben kendimi bile ıslâh edememişken!.." diye duâ etmeye devam etti.
Ayşe, ilkokulu bitirince Kur'ân Kursuna verdiler. Orada çok başarılıydı. Edebiyle, ahlâkıyla, çalışkanlığıyla kendini sevdirmişti hocalarına. Hocaları
hâfızlığa başlatmak için ısrar ediyorlardı. Çünkü hıfzı çok kuvvetliydi. Ayşe ise "ya onun hakkını veremezsem, Rabbimin huzûruna nasıl çıkarım" diye iç
hesapları yapıyordu. Ve nasiptir, bu düşünce sebebiyle hıfzına başlamadı.
16 yaşındaydı, güzelliği ve edebi onu akranlarından ayırıyordu. Yaşı küçüktü, ama çok tâlibi vardı. Bir gün bir genç talip oldu, âilesi oldukça varlıklıydı.
Diğer taraftan da fakir, anasız babasız bir genç tâlipti:
"-Öğretmenlik imtihanlarına girdim. Kazanırsam elimde tek hünerim o… Başkaca verecek hiçbir şeyim yok." dedi.
İki taraf için de zaman istediler. Fatma hanım, kızına:
"-Ben çok yokluk gördüm, sen görme kızım. Fakir olan çocuk, kendine başkasını bulsun. Seni böyle göz göre göre yokluğa atamam." dedi.
Karar verildi. Ertesi gün, zengin gencin âilesine haber verilecekti. Fatma hanım, o gece rüyâsında Kâbe'nin duvarlarını sıvıyordu. Fakir genç de sırtında
harç taşıyıp, ona yardım ediyordu. Böylece Kâbe'yi sıvayıp bitirdiler. Uzaktan bir ses duydu:
"-Bir yetimi sevindirmek Kâbe'yi inşâ etmek gibidir. Kızım verdiğin sözü unutma, yetimi sevindir. Allâh onu mübârek kılsın."
Bu sesi tanımıştı. 16 yıl önce yine rüyâda kendine çocuğunun olacağını müjdeleyen sesti. Uyandı ve rüyâsını kızına anlattı. Ayşe ise:
"-Anneciğim sen her zaman en hayırlısını istersin, Rabbimden. Bu apaçık bir rüya!.. Rabbim gönül evlerimizi lutfuyla zengin kılsın." dedi.
Kur'ân sadâları içinde düğün yapıldı. Her şeyin en sâdesi seçilmişti evi için... Bir takısı yoktu Ayşe'nin, ama gönlü îmân dolu bir hazineye sahip olduğu
için Allâh'a duâ ediyordu.
Unutmayalım biz insanoğlu çok âciziz. Neyin hayır, neyin şer olduğunu bilemiyoruz.
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: C.a. Apr. 12, 2007 11:31 am İsmarış mətni:
Seni Hiç Özlemedim
Dr. Hasan AYDINLI
Eskiden her an senin kokunu hissetmek isterdim. Bana dâima yakın olasın diye, yıllarca seni kalbimin üstünde taşıdım. Ellerime dost(!) yaptım seni, onlarla hemdem oldun gece-gündüz, yaz-kış. Hakkında söylenen kötü şeyleri dikkate almadım, kulak asmadım, abartıyorlar dedim. Çünkü seni delicesine seviyordum. Senden ayrılamayacağımı, ayrılırsam mutsuz olacağımı düşünüyordum. Ama şu an ayrıyız. Benden uzaktasın. Aslına bakılırsa seni hiç özlemedim. Hattâ senden ayrıldığıma o kadar memnunum ki, bunu sana anlatamam.
Kurtuldum!..
Evet, senden tam mânâsıyla kurtuldum...
Maddî bakımdan sıkıntıda olduğum zamanlarda bile senin için para ayırırdım. Hiç unutamıyorum, oğlum çikolata istemişti; ama ben alamamıştım. Buna sebep sendin. Çünkü çikolata alsaydım, seni o gün göremeyecek, kokunu hissedemeyecektim. Oğlum eve gözyaşları içinde gitmişti.
Seninle ilk karşılaştığımız günü hatırlıyorum. Keşke demek çözüm olsa, ‘Keşke o günü hiç yaşamasaydım!’ derim. Sevdiğim bir arkadaşım tanıştırdı beni seninle. O, gerçekten beni sevseydi seninle tanıştırır mıydı, bunu bilemem. Biliyor musun o arkadaşım bir hafta önce, akciğer kanserinden genç yaşta hayata veda etti. Geride onu çok seven bir eş ve bağımlı olarak yaşayan çocuk bıraktı. Arkadaşımı yaktığın gibi, kalanları da yakmaya devam ediyorsun. Tanıştığımız gün seni niçin elime aldığımı ve niçin dudağıma götürdüğümü hâlâ bilmiyorum. Özenti mi, taklit mi, yoksa bir arayış mıydı?!. Seninle bir defa buluşmanın sana bağımlı yapacağını hiç kestirememiştim. Keşke senin zararlarını hakkıyla anlatan biri olsaydı. Gerçi öğretmenim, zararlarını okulun tuvaletinde beni seninle yakaladığında biraz anlatmıştı. Gösterdiği gırtlağı delinmiş, bacağı kesilmiş hasta fotoğraflarının tesiri çabuk geçti. Sen her yerde karşıma çıktın arkadaşlarımla kol kola. Gençlik hevesâtıyla, erkekliğin şanından kabul edildiğin için, senin zararlarını hiç düşünmedim ve seninle arkadaşlığım hep devam etti.
Her sabah kalktığımda temiz ve derin bir nefes alıyor, sonra seni görmek istiyordum. Arkadaş grubumuzla temiz havayı seninle kirletiyorduk? Niye etrafa katran, zehir, radyasyon yayıyorduk? Bunu anlamak mümkün değil! Temiz bir şekilde nefes almak varken, niçin duman soluyorduk? Bir gün nefes alıp vermemin zorlaştığını hissettim. Fakat bir yandan da kendi kendimi kandırmaya devam ediyordum. ‘Nasıl olsa bırakırım canım, bak Ahmet benden daha fazla içiyor, bir şey olmuyor, bir şey yapsa bu kadar adam içmez.’ gibi düşünceler farkında olmasam da yıllarımı ve özümü alıp götürüyordu...
İlk zamanlar ne zaman bir bardak çay içsem, elimde senin rahatsız edici kokunu hissederdim. Daha sonra kokuna da almıştım. Bu kokuyu başkaları fark etse de, ben artık fark etmiyordum. Dişlerim yavaş yavaş sararıyor, üzerinde bir katran tabakası oluşmuş gibi gün geçtikçe kararıyordu. Bu yüzden sigara içmeyen arkadaşlarımın yanında rahat konuşamıyor ve gülemiyordum.
Derken öksürükler başladı. Bu öksürükler sonumun yaklaştığını haber veriyordu. Hayatımı alt üst eden bu öksürükleri üşütmeye, gribe bağlıyor senin sebep olma ihtimalini hep görmezden geliyordum. Bu kadar inkâr, sebep bulma, görmezden gelme, seni ne kadar çok sevdiğimi göstermiyor mu? Bu bağlılığım olmasa benimle yıllarca birlikte olabilir miydin?
Akşam olunca, küçük çocuklarımı düşünmeden elime alıyordum seni. Bir gün küçük kızım; ‘Baba seni seviyorum, bırak şu sigarayı, bizden daha mı kıymetli?’ dediğinde, seni bırakmam gerektiğini biraz olsun anlamıştım. Artık balkonda buluşuyordum seninle, ama çocuklarıma kötü örnek olduğum hususu da aklımdan hiç çıkmıyordu. Çocukluk arkadaşım Amerika’dan gelmişti. Cebimde Amerikan sigarasını görünce o kadar şaşırdı ki, bana; ‘Sen çocukluğunda akıllı adamdın, Amerika’da ancak düşük eğitimli insanlar sigara içiyor. Yazık değil mi sana! Onlar hem senin paranı, hem de ülkenin geleceğini sömürüyor. Birçok insan sigara içiyor bu memlekette, nasıl kalkınacak bu ülke! Sigaraya verdiği para yetmiyor gibi bir de tedavi masrafları var. Sen o kadar zengin misin? Biz o kadar zengin miyiz? Sıhhatimiz, istikbalimiz bu kadar ucuz mu?’ dedi. Ama ben yine kendimi kandırmaya devam ettim.
Bir gün ayağımda bir yara çıktı. Uzun zaman geçmesine rağmen, yara bir türlü iyileşmiyordu. Doktor seni bırakmazsam bütün damar yapımın bozulacağını, hattâ ayağımın kesileceğini söyledi. Bu ilk ciddi sinyaldi. Ben ise, ‘Azaltıyorum, haftaya bırakacağım.’ gibi sözlerle kendimi oyalamaya devam ettim.
Şu an bir solunum cihazına bağlı olarak yaşıyorum. Bacağımı kurtardım; ama akciğerimi kurtaramadım. Kurduğun sinsi tuzak yüzünden akciğerlerimin o minik kesecikleri patlamış, artık doğru dürüst nefes bile alamıyorum. Tedavi masrafları beni maddî olarak da bitirmiş durumda. Senin bu kadar ciddi zarar vereceğin, bu kadar sinsice vuracağın aklıma gelmezdi. Şimdi pili bitmiş bir oyuncak gibiyim. Daralan damarlarımdan kan zor geçtiği için organlarım beslenemiyor. Kendi sonumu hazırladım, ellerimle kendimi tehlikeye attım.
Kurtuldum senden, ama geç kaldım!
Bundan sonraki hayatımı senin kötülüklerini sevdiklerime anlatmakla geçireceğim. Benim düştüğüm tuzağa başkalarının düşmemesi için çalışacağım. Senin ne kadar kötü olduğunu herkes bilecek. Senden nefret ediyorum eski arkadaşım!
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: C. Apr. 13, 2007 3:01 pm İsmarış mətni:
Ülkenin batısındaki küçük bir mahallenin bir sokağının neredeyse tamamı ressamlardan oluşmaktaydı.
Bu mahallede, üç katlı bodur bir tuğla yığınının tepesinde iki kız arkadaşın stüdyoları bulunmaktaydı.
Alt katlarında ise yaşlı bir ressam otururdu.Günlerden bir gün kız arkadaşlardan biri zatürree hastalığına yakalandı.Genç kız günden güne eriyordu. Bir gün, arkadaşı resim yaparken o da yatağında pencereden
dışarı bakıyor ve sayıyordu…Geriye doğru sayıyordu; “Oniki” dedi, biraz sonra da “onbir”; arkasindan
“on”, sonra “dokuz”; daha sonra, hemen birbiri ardina “sekiz” ve “yedi”.
Arkadaşı merakla dışarı baktı. Sayılacak ne vardı acaba?
Görünürde sadece kasvetli, bomboş bir avlu ile altı yedi metre ötedeki
tuğla evin çıplak duvarı vardı. Budaklı köklerinden çürümüş,
yaşlı mı yaşlı bir asma, tuğla duvarın yarı boyuna kadar tırmanmıştı. Dönüp arkadaışna “Neyin var?” diye sordu. Hasta kız fısıltı halinde” altı” dedi.
“Artık hızla düşüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardı.
Saymaktan başıma ağrı giriyordu. Ama şimdi kolaylaştı.
İşte biri daha gitti. Topu topu beş tane kaldı şimdi.”
“Beş tane ne?” diye sordu arkadaşı. “Yapraklar, asmanın yaprakları.
Sonuncusu da düşünce, ben de mutlaka gideceğim. Hissediyorum bunu.”Arkadaşı ona saçmalamamasını söyleyip içmesi için çorba götürdü.
Fakat o: “İşte bir tanesi daha gidiyor. Hayır, çorba filan istemiyorum.
Bununla geriye dört tane kaldı. Hava kararmadan sonuncusunun da düştüğünü
görmek istiyorum.. Ondan sonra ben de gidecegim.” diyerek cevap verdi.Genç kız uykuya daldığında arkadaşı da alt katta ki yaşlı ressama
ziyarete gitti. Bu sırada yaprak olayını da anlattı yaşlı adama.
Yukarı çıktığında arkadaşı uyuyordu. Ertesi sabah hasta kız hemen
arkadaşına perdeyi açmasını söyledi. Ama hayret! Hiç bitmeyecekmiş
gibi gelen upuzun gece boyunca aralıksız yağan yağmur ve şiddetle esen
rüzgârdan sonra, bir asma yaprağı hâlâ yerinde duruyordu.Sapına yakın tarafları hâlâ koyu yeşil kalmakla birlikte, testere ağzı gibi
tırtıllı kenarlarına ölümün ve çürümenin sarı rengi gelmiş olan yaprak,
yerden altı yedi metre yükseklikteki bir dala yiğitçe asılmış duruyordu.“Bu sonuncusu” dedi hasta kız.”Geceleyin mutlaka düşer diye düşünmüştüm.
Rüzgârı duydum. Bugün düşecektir, o düştüğü an ben de öleceğim.”
Ağır ağır geçen gün sona erdiğinde onlar, alacakaranlıkta bile, asma
yaprağının duvarın önünde sapına tutunmakta olduğunu görebiliyorlardı.Derken şiddetli yağmur tekrar başladı. Hava yeteri kadar aydınlanır
aydınlanmaz, genç kız hemen perdenin açılmasını istedi. Asma yaprağı
hâlâ yerindeydi. Genç kız, yattığı yerden uzun uzun yaprağı seyretti. Sonra
arkadaşına seslendi. “Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan
olduğumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yaprağı orada tuttu.Ölümü istemek günahtır. Şimdi biraz bana çorba verebilirsin.” dedi.
Akşamüstü gelen doktor ayrılırken; şimdi alt kattaki bir hastaya
bakmam gerekiyor. Yaşlı bir ressammış sanırım. O da zatürree.
Yaşlı adamcağız çok ağır bir durumda, kurtulma umudu yok ama
daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldırılıyor dedi.
Ertesi gün doktor : “Tehlikeyi atlattınız, siz kazandınız.” dedi.
O gün öğleden sonra arkadaşı artık iyileşmiş olan arkadaşına alt kattaki
yaşlı adamı anlattı. Yaşlı adam iki gün hastanede yattıktan sonra ölmüş.
Hastalandığı günün sabahı kapıcı onu, odasında sancıdan kıvranırken
bulmuş. Pabuçları, elbisesi baştan aşağı sırılsıklam, her yanı buz gibi bir
haldeymiş. Öyle korkunç bir gecede nereye çıktığına akıl sır erdirememişti
kimse. Sonra, hâlâ yanık duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene
sürüklene çıkarılmış bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine
karışmış sarı, yeşil boyalarla bir palet ve sağa sola saçılmış bir kaç fırça
bulmuşlar. O zaman o son yaprağın sırrı da çözüldü. Rüzgâr estiği zaman
bile yerinden oynamayan yaprak, yaşlı ressamın şaheseriydi. Yaşlı adam,
son yaprağın düştüğü gece oraya bir yaprak resmi yapıp yapıştırmıştı
Daxil ol: C. Dek. 22, 2006 09:06 İsmarışlar: 316 Şəhər/ölkə: Baku/Azebaijan
Göndərilib: B. Apr. 15, 2007 6:06 pm İsmarış mətni:
Bir genç hafızlığını tamamlarken her gün sabaha kadar
Kur'an'ı hatmeder. Bundan dolayı da sabah derslerine yorgun ve
bitkin olarak çıkar. Durumu öğrenen hocası Kur'an'ı bu
şekilde okumasını arzu etmediği için bir gün onu karşısına
alır ve: "Evladım! Biliyorsun Kur'an, indiği gibi okunmalıdır.
Bu gece sen Kur'an'ı, karşında ben varmışım gibi oku."
tavsiyesinde bulunur.
Genç gider ve Kur'an'ı hocasına okuyormuş gibi okur. Sabah
huzura geldiğinde: "Efendim, bu gece Kur'an'ı ancak yarısına
kadar okuyabildim." der. Bunun üzerine hocası: "Pekâla bu gece
de Efendimiz'e okuyor gibi oku!" emrini verir. Talebe şaşkınlık
ve heyecan içinde Nebîler Serveri'nin huzurunda olduğu
düşüncesiyle o gece daha dikkatli okur. Ertesi gün de üstadına
Kur'an'ın ancak dörtte birini okuyabildiğini söyler. Üstadı
talebesindeki manevi yükselişi görünce: "Bugün de o emin melek
Cebrail'in Efendimiz'e (sallallahu aleyhi vesellem) tebliğ ettiği
anda dinliyor gibi oku!" der. Talebesi ertesi gün "Vallahi
üstadım, bugün ancak bir sure okuyabildim." der.
Üstadı son adımı atar: "Evladım! Şimdi de onu binlerce hicabın
verasında bulunan Yüce Rabbimiz'in huzurunda okuyor gibi oku!
Düşün ki O seni dinliyor ve Kur'an'ı senle mukabele ediyor!"
Talebe ertesi gün gözyaşları içinde üstadına gelir ve şöyle
der: "Üstadım! Fatiha'dan başladım ilk ayetleri okudum; ama
'İyyâke na'budu' demeye bir türlü dilim varmadı. Çünkü
'Sadece sana kulluk yaparım!' diyemedim.
Bu forumda yeni mövzu aça bilməzsiniz. Bu forumdakı ismarışlara cavab verə bilməzsiniz. Bu forumdakı ismarışlarınızı redaktə edə biməzsiniz. Bu forumdakı ismarışlarınızı silə bilməzsiniz. Bu forumdakı sorğularda səs verə bilməzsiniz.